MEHMET TUNALI
/Mustafa Şener/ Mehmet’in anısına!
Mehmetle 80’lı yıllarda tanıştık. Almanya ve Paris’ten sonra Amsterdam’a gelmişti. Sessiz, utangaç, başı önüne eğik, ınsanlarla gözgöze gelmekten kaçınan tavrıyla hatırlıyorum onu. Bunu da daha çok onun Hollanda’da o günler kaçak olmasının getirebileceği ruh haline bağlamıştım. Varsayımımda haksız olmadığımı 20 seneyi aşkın arkadaşlığımız sırasında gördüm.
Oturum müsadesi ve çevreyle uyuşum sonrası Mehmet insanın gözlerinin ta içine bakarak düşündüklerini sokakta bile yüksek sesle ortaya koymaya başlamıştı. Konu daha çok ayrımcılık yapan Hollanda’lılardı. Fakat çevre ülkelerle kıyaslandığında yinede halimize şükrediyorduk. Bunun yanı sıra Mehmet sosyal yapısı, içtenliği ve güleç yüzüyle, çevresini, Hollandalı ve Amsterdam’da yaşayan yabancı sanatçılarla genişletmesini bildi. Küçüklükten beri iş dünyasında büyümesi onda, insanları tanıma becerisini de getirmişti.
Laf aramızda Mehmet resmi kisveli kişilerle çok iyi dalga geçerdi. Gözünü kırpmadan uydurduğu tatlı yalanlar hayranlığımı kazanır, üzerine gülerdik.
Sportif yapısına paralel, yürüyüş ayakkabılarıyla ve hafifinden kamping malzemeleriyle donanmış olarak dağda – taşta uzun yürüyüşlere çıkar, senede birkaç kere kaybolurdu Türkiye’ye, isviçre’ye Meksika’ya. Saçlarının kısa kestirir ve siyah ressam beresini başından hiç çıkarmazdı. Neredeyse her hafta görüşür, benim atölyedeki beraber resim seanslarımızı 3-4 santranç partisi ile süslerdik. 


Satranç’ta hemen en kısa yoldan kazanmak istemesi gibi tezcanlı yönü yağlıboya resimlerinde hareketli tuşlara ve çabuk bitirilmiş tablolara dönüşürken derviş yönü onu, dergiler için yaptığı illüstrasyonlarda ve üzerine 10 sene çalıştığı çizgi romanında son derece sabırlı işlere yöneltmiştir.
Resme Beyoğlunda köşe başlarında karikatür çizerek başlamış ve giderek öylesine para kazanır olmuş ki 13 yaşında ailesinin geçimini yüklenmiş bir zaman. Tanıştığımızda yanlızca dergi illüstrasyonları yapıyordu. Giderek, biraz da benim etkimle yağlıboyaya yöneldi ve kısa bir süre içinde çok çalışarak kendine has bir üslup geliştirdi, birbirinden güzel yüzlerce resme imzasını attı. Önce konuyu seçer, bu bir kartpostal ya da kendi çektiği fotograflar olabilir, Türkiyeden manzaralar, Amsterdam evleri ya da atölyesinin bulunduğu silo’nun iç ya da dış görüntüleri, bir agrandizör ile tuvale geçirilir, üzerine kavuniçi-sarı taransparan bir astar atılır ve arka planı oluşturacak olan siluet Rembrandt kahverengisiyle belirtilir ve tuvaller daha sonra ele alınmak üzere kurumaya terkedilirler.
İkinci aşamada bu renkler yer yer korunarak üzerine ikinci kat renkler yerleştirilir ki bunlar çoğu zaman orjinali ile ilgisi olmayan zaman zaman van Gogh’ umsu tertemiz fakat çiğ olmayan renklerdir.
Bazen beraber çalıştığımızda ben resmime daha yeni başlamışken o resmi çoktan bitirirdi ya da -‘ şuralara biraz ışık ister ‘- diye duyduğu eksikliği belirtirdi. İlk resimlerinde konuyu getirip hep tuvalin ortasına yerleştirdiğini gördüğüm için ilgisini ‘ Kompozisyon’a ‘ çekmek istemiş ve bir elemanın tualin değişik yerlerinde ayrı izlenimler uyandırdığını anlatmıştım. Ağırlığın getirilip Altın Kesit çizgisine yerleştirilmesinin klasik öğretinin çok kullanılan bir öğesi olduğunu ve böylece sıkıcı olmayan, göze hoş görünen, gergin fakat dengeye erişmiş bir düzenin kurulabilirliğine dikkatini çekmiştim.
Müdahale ettiğim diğer bir konu dergi illüstrasyonculuğundan kalma alışkanlıkla yağlıboyada da hep aynı yönde taramalara yer vermesi idi.
Bu tekdüzeliği, van Gogh’un tuşlarındaki zenginlikle nasıl bir çoksesli orkestraya çevirdiğini görmesini istemiştim. Ne yapacağını çok iyi bilmesine karşılık Mehmet öğrenmeye açık bir insandı, bu yüzden tavsiyelerimi hiç yabana atmadı. Son 5-6 sene içinde korkunç bir tempoyla küçük ev-atölyesini birbirinden güzel Amsterdam resimleriyle doldurdu.
İlk sergilerini açmaya hazırlanırken çerçeve sorunu ortaya çıkınca basit testeresiyle günlerce tahtaları kesip zımparalayıp, astarlayıp, boyayıp ilginç çerçeveler haline getirmeyi başardı ama o günden sonra da artık çerçeve yapmak fiilini işitmek istemedi. Ve ilk satışlarından kazandıklarını gidip hazır çerçevelere yatırdı.
Mehmet malzemenin iyisini kullanmak isterdi. Benim büyük ama ucuz tüplerden bonkörce kullanıp paletimde bir ton boya artırmama karşın, O pahalı Rembrandt boyaları sonuna kadar kullanırdı.
Zaten palet diye bir defalık kullanmak üzere aydınger kağıdı parçalarını kullanır, her defasına tek bir rengi karar ve bitirir, fırçalarına iyi bakardı. Bir evi, bisikleti ya da insanları önce bir ‘Tabelacı’ keskinliğiyle çizer, boyar, daha sonra yumuşak, kuru ve geniş ‘Ressam’ fırçasıyla üzerinde dans ederek kesinlikleri bozar, flulaştırır onu tabiri caizse resimleştirirdi. (Tüm bunları yazarken karşımda duran portresindeki gülüşünü yazdıklarıma reaksiyon gibi görüyorum. Beraberce gülüyoruz.)



Mehmet’in bugün lüks apartmanlar haline getirilen ‘ Graansilo’ daki atölyesi Amsterdam’ın benim de ilgimi çeken bölgesindeydi. Kullanılmayan binaları işgal eden gençler burada atölyeleri, kahvehanesi, restoranı, diskoteki ve galerisi ile bir kurtarılmış alan oluşturmuşlardı. Mehmet’in en üst kattaki iki tarafı upuzun balkonlu atölyesine yüzlerce merdivenden çıkılırdı ve görüntüsü muazzamdı.
Bir tarafta güneşin arkasında battığı liman, öte yanda Amsterdam’ın yüksek binalarının silueti. O kadar merdivenden sonra ben nefes nefese kalmış, dinlenmeye çekilmişken onun nefes bile almadan hemen fırçlarına sarılmasına hayret etmiştim. Oğlu Tan ile basketbolda ya da futbolda yarışabilecek enerjiyi kendinde oluşturmaya çalışırdı.
Az alkol kullanır biyolojik yiyeceklere itibar ederdi. Türkiyeye gittiğinde çevreye has biyolojik ürünlerden bolca alıp burada arkadaşlarına dağıtmasını severdi.
Hastalığını soğukkanlılıkla karşıladı. Ve onunla mücadelesinde sonuna kadar pozitif yaklaşımını korudu. Mehmet’i çok erken kaybettik. Resimsel gelişiminin doruklarındaydı. Eminim çoşkulu yapısı ve çalışkanlığı ona, daha yüzlerce resme imza attıracaktı.
Bütün hastalığı boyunca yanında bulunan kız arkadaşı ‘Cameron’un da gönlümü fethettiğini söylemeliyim.
Seni tanımış olmakla mutluyuz Memo!
(Temmuz ‘2005)